28 eylül '01, ayaspaşa
bugün evde yeni bir çalışma başlattım. kendime salak köşesi hazırlıyorum. çok da basit, sıkı bir salağa yakışırcasına basit. not almak için kullandığım arkası basılı a4 kağıtlara, irili ufaklı "ben bir salağım", "salağın önde gideniyim" türünden vecizeler yazıp, çalışma masamın yüzünü dönük olduğu köşeye asıyorum.
böylece günün uyumak dışında kalan neredeyse tümünü geçirdiğim masadan kafamı kaldırdığım anda, kendi gerçeğimle göz göze geliyorum. çalışmayı, yani salak köşesi'ni zenginleştirmeyi planlıyorum şimdi. mesela bu yazı. bunu da basıp, köşeme asacağım. salak köşeme.
aslında o köşeye başka şeyler de asmak isterim ama, o zaman ne köşe yeter, ne de evin tüm duvarları. bir de, eve gelen giden oluyor tabii ara sıra olsa da. bu durumda biri tüm kadroyu bir arada görse; ne bir arkadaşım, ne de başkası kalır yaşamımda.
ne garip, yaşam ilerledikçe tanıdık yüzler, alınan verilen selamlar sürekli artıyor, kalabalıklaşıyor. ama kafadaki arka ve yaşama kendi boyutuyla bakan gerçek planda, her geçen gün yalnızca ölülerimin gerçekten gülümseyen yüzleri çoğalıyor.
bizler burada çoğaldıkça seyrekleşir, yıvışır, yılışırken, ölülerimiz bizler için endişelenen yüzlerini gülümsemeyle perdeleme çabası içinde, kaygıyla izliyor olan biteni.
her günkü sabahlardan değildi bu sabah. çünkü her günkü ihtiyaçlarımı hallettikten sonra, yapacak iş kalmadı. elimde bir kahveyle ebleh ebleh bakınırken evde hangi kitap, boya ya da müzik ruhumdaki çöküntüyü bir an olsun benden uzaklaştırabilir diye, kendimi not almak için kullandığım kağıtların üzerine durmadan "ben bir salağım" yazarken yakaladım. sonra işi büyüttüm, kalem türlerini kattım. ardından boya kalemleri derken, oldu salak köşesi.
iyi de oldu harbiden, bünyedeki daralmayı azalttı biraz da olsa. çünkü sakin düşünme fırsatı doğdu oyalanırken. ve sonuca da ulaştım:
başıma gelenlere halen şaşıyordum ve bu yüzden ben yalnızca salak değil, salağın önde gideniydim. ve salak olduğumu asla ve asla unutmamam gerekiyordu. bunu unuttuğum anlarda şaşıyordum çünkü olan bitene. halbuki, olan biten normaldi. hala şaşırmak, tescilli salaklıktı.
çünkü salak kardeşim, bu şaşkınlıkların, iyiniyetli ve dürüst apansız yakalanışların ardından, depresyonların geliyordu. ruhundaki yıkıma, çöküntüye hakim olamayıp depresyonlara kaptırdığın kendin, her seferinde daha da yıpranmış olarak dönüyordu gün yüzüne.
bu nedenle, bu bilgiye, bulguya, sonuca sahip biri olarak, artık şaşırmamam lazımdı. şaşırmamam için de salak olduğumu unutmamam. bunu not ettim bir kez daha, filmlerdeki okullarda gördüğüm salaklar gibi.
bir dahaki salaklığımda, gerçek okullarda gördüğüm gibi, gidip tek ayak üzerinde duracağım orada. perdeleri de sonuna kadar açacağım ki, konu-komşu da görsün.
sözüm meclisten içeri, salak köşesi'ni herkese tavsiye ederim içtenlikle. tabii ki, ruhunda salaklık taşıyanlara. saflara. temiz, güzel saflara. saf kalanlara, safta kalanlara.
diğerleri mi? onlar, zaten salak değil. gerekirse bizim yıkım ve çöküntülerimizi ve dahi depresyonlarımızı da kullanarak, makinalarını döndürürler. onların makinaları hiç teklemez, operasyonları aksamaz, programları bozulmaz. usame bin ladin vız gelir onlara. tırıs gider, tırsar, ancak gider.
şimdi aklıma geldi, bir de salak defteri açmaya karar verdim. çok güzel defterlerim vardır benim, çok severim. hepsinin ayrı ayrı isimleri vardır aramızda. çoğu hediyedir salaksevenlerden. salak defterimi de, köşeme katacağım.
aslında, bir de salak anıtı bulsam, süper olacak ya, neyse. hepsi bir güne sığmaz, çalışma uzun. çünkü yaşam uzun. daha tek ayak üzerinde dikileceğim köşemde; kaçınılamaz, kaçılamaz gelecekte. ben bir salağım çünkü. salak.
riko
1 Ekim 2008 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder